Darwin'in Türk Düşmanlığı

Türk Milleti’nin Şerefli Tarihi

"Tarih Türkler'den çok şey öğrendi. Onların elinden çıkma öyle eserler var ki, medeniyet için birer süs teşkil etmektedir..."48
Avusturyalı tarihçi Hammer

Önceki bölümde evrim teorisinin kurucusu olan Charles Darwin'in asil Türk Milleti hakkındaki hezeyanını inceledik. Darwin'in milletimizi kendince "yakında yeryüzünden silinecek, geri, barbar, aşağı bir ırk" olarak tanımladığını gördük. Elbette bu gibi sözlü saldırı ve hakaretlere cevap vermek ve bu cevabı verecek bilgiye sahip olmak, her Türk'ün milli görevidir. Bu nedenle bu bölümde, asil Türk Milleti'nin şerefli tarihini ve bu tarih içinde şekillenmiş olan üstün karakterini inceleyeceğiz.

Yavuz Sultan Selim

Darwin'in sözlerine cevaben ilk söylenmesi gereken, ırk ayrımının bilim, akıl ve ahlak dışı bir safsata olduğudur. İnsanlar birbirlerine ırk özelliklerine göre üstünlük sağlamazlar. Tüm insanlar aynı atadan; ilk insan olan Hz. Adem (as)'dan gelmektedirler ve hepsi de Allah'ın kullarıdırlar. Hiçbir ırk bir diğerinden üstün ya da aşağı değildir. Nitekim 20. yüzyıldaki biyolojik ve antropolojik çalışmalar, 19. yüzyılda ortaya atılmış olan ırkçı teorilerin hepsinin temelden geçersiz olduğunu ve ırkların arasında zeka, yetenek gibi ayrımlar yapılamayacağını ispatlamış durumdadır.

Dolayısıyla hiçbir insan ya da toplum, bir diğerinden biyolojik olarak üstün sayılamaz. İnsanlar arasında bir ırk ayrımı yapılamaz.

Milletleri şerefli kılan etken ise, onların tarihleridir. Tarih içinde gösterdikleri ahlak özellikleridir. Bu nedenle Darwin'in asil Türk Milleti için cehaletle ve ahlaksızlıkla telaffuz ettiği sözlere, şerefli Türk tarihini ortaya koyarak cevap vermek gerekir. Şanlı Türk tarihine baktığımızda ise, bu milletin, gerçekte dünya tarihine yön vermiş, siyasi, askeri, kültürel ve ahlaki yönden damgasını bırakmış şerefli bir millet olduğunu görürüz. 

Türkler 2000 yıldan bu yana tarih sahnesinde yer almış, 16 büyük devlet kurmuş, pek çok büyük hakan ve hükümdar çıkarmış, çağlara damgasını vurmuş köklü bir millettir. Dünya tarihi boyunca kurulan sekiz dünya devletinden üçü Türklere aittir. Tarihimizden Mete, Alpertunga, Alparslan, Kılıçarslan, Timur, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim gibi dünyanın takdirini kazanmış sayısız önemli lider gelip geçmiştir. İslam'dan önce Türkistan, İslam devrinde de Yakın Doğu ve Türkiye merkez olmak üzere Çin, Hindistan, Afganistan, Horasan, Orta ve Doğu Avrupa, Balkanlar, İran, Azerbaycan, Kafkasya, Anadolu, Rumeli, Irak, Suriye, Mısır ve Kuzey Afrika Türk Milleti'nin başlıca hakimiyet sahaları olmuştur. Türkler bu ülkelerde hem son derece güçlü devletler kurmuşlar, hem de üstün bir kültür mirası bırakmışlardır. İslamiyet'i kabullerinden önce Hun ve Göktürk Kağanlıkları, İslam çağında Selçuklu ve Osmanlı Sultanlıkları, Türk Milleti'nin "dünya gücü" olduğu dönemleri temsil eder.

İslamiyet'ten Önce Türklerin Etkisi

Osmanlı Ordusu, dönemin en güçlü ve en iyi organize edilmiş askeri gücüydü.

Kendi milli adımızla kurulan ilk devlet olan Göktürkler'den önce ve sonra da çeşitli adlar altında sayısız Türk devleti varlık göstermiştir. Türkler, İslamiyet'i kabul etmeden önce Uzak Doğu'dan Balkanlar'a ve Orta Avrupa'ya kadar yayılmışlar, Çin, Hindistan, İran, Roma ve Bizans ülkelerinin sınırlarını aşmışlar, zaferler kazanmış ve bu uzak ülkelerde birtakım siyasi oluşumlar meydana getirmişlerdir. Bu çağlarda yapılan göçler, kazanılan zaferler ve kurulan devletler dünya tarihinde önemli bir rol oynamıştır.

Nitekim günümüzde, Uzak Doğu'dan Orta Avrupa'ya kadar geniş bir bölgede eski Türkler'in etkisini görmek mümkündür. Özellikle de bahsedilen bölgede yer alan birçok ülke, deniz, nehir ve kavimlerin adları bu devirlere ait izler taşır. Örneğin Uygur Türkleri tarım, sanat ve ticarette gösterdikleri başarıların dışında, memleketleri olan bugünkü Çin Türkeli'ni bayındır bir hale getirmişler, kanallar açarak, sulama işlerini düzenleyerek tarımı ilerletmişler ve bu arada birçok güzel binalar ve yollar da yapmışlardır. Eski Uygur şehir harabelerinde, Doğu Türkelinde ve özellikle Karahoça, Turfan ve Karaşar'da İngiliz, Alman, Fransız ve Rus araştırmacılar tarafından yapılan kazılar, bu bölgede çok eski ve ileri bir Türk uygarlığının yaşamış olduğunu göstermiştir. Bu kazılarda elde edilen birçok kıymetli sanat eserleri; heykeller, minyatürler, çiniler, kumaş parçaları ve duvar resimleri bugün Berlin, Moskova ve Kalküta müzelerini süslemektedir. Bu kazılardan birini yöneten Alman bilginlerinden Fon Lö Kok, Uygurlar hakkında şunları söylemiştir:

Bu yağmursuz ve kurak kıtada yüzyıllarca örtülü kalmış olan büyük binalar, heykeller, freskler, canfes (üzerinde desen bulunmayan, ince dokunmuş ipekli kumaş) ve kağıt üzerine çizilmiş resimler, kitaplar, zengin edebiyat kalıntıları, burada çok yüksek bir uygarlığın varlığına şahittirler. Gerçekten Karahoça şehrinde büyük ve hayret verici bir uygarlık vardır. İngiltere, Fransa ve Almanya'da böyle şeyler yokken, güzel ve büyük bir uygarlığa sahip olan Türkler hakkıyla övünebilirler.49

Eski Türkler sanat alanında da ileri gitmişlerdi. 18. yüzyıldan itibaren açılmaya başlanan eski Türk mezarları içinde, altın ve gümüşten yapılmış kupalar, taşlar, vazolar, bilezik, küpe, yüzük ve maden aynalar gibi birçok süs eşyaları da vardır. Orta Asya'da bulunan madenleri işleterek birçok tarım araçları, silahlar ve süs eşyaları, kap kacak yapmışlardır. Gerçekten de tarih içinde yapılan bir yolculukta hemen her dönemde Türklerin varlığına rastlamadan ilerlemek neredeyse imkansızdır.

Türkler her dönemde kültür ve
uygarlığın öncüsü oldular.

448-449 yıllarında Atilla'nın sarayında elçilik yapmış olan Priskos'un anlattıklarına göre, "Hunların kralı surlar ve kalelerle çevrili ahşap bir kentte oturuyordu. Sarayında yün halılar ve ahşap süsler vardı. Giysileri işlemelerle süslenmişti. Sofra takımları altın ve gümüştendi ve değerli taşlarla süslenmişti." Daha o dönemde Türklerin sahip olduğu zenginlik ve ihtişamı ifade etmesi bakımından bu anlatılanlar önemlidir. Aynı kaynaktan, hükümdarın yalnız büyük bir strateji uzmanı değil, aynı zamanda kurnaz bir diplomat olduğunu da öğreniyoruz. Priskos, "Atilla başkalarıyla ilişki kurmanın yararına inandığı için çevresinde hep çevirmen yardımcılar bulundururdu"50 diyor. Yaşanılan dönem göz önüne alındığında, bunların ileri bir kültür ve medeniyetin ifadesi olduğu daha iyi anlaşılır.

Büyük tarihçilerimizden Prof. Yılmaz Öztuna'nın belirttiğine göre; "Türkler çok erken zamanlarda, bilhassa askeri zaruretlerle maden işleyip, silah yapmayı, atı ve koyunu ehlileştirmeyi öğrenmişlerdir; aynı zamanda dünyanın üstün deri işçileri, süvarileri ve at donatıcısıdırlar. Gömlek, pantalon, ceket giyerler. Bunları önce Çinliler'e, Miladi 5. asırdan başlayarak da Romalılar'a öğretmişler ve Avrupa giyim kuşamının bugünkü şeklinin kurucusu olmuşlardır".51

Türklerin belki madencilik, hayvancılık ve silah yapımı gibi özellikleri tarihe geçmiştir. Ancak giyim zevkleri, estetik anlayışları ve bu konularda diğer kültürlerden insanlara öncülük etmeleri çok bilinmeyen ya da kasıtlı olarak dile getirilmeyen özellikleridir. Bu tarihi gerçekler yerine "Barbar Türkler" imajını vermek, Türklere sempati beslemeyen çevrelerin kasıtlı tercihleri olmuştur. Ama buna rağmen Avrupalı tarihçi ve yazarlardan da bu konuda objektif yorumlarda bulunanlar vardır. Örneğin Elisee Reclus Yeni Umumi Coğrafya adlı eserinde Türkleri şöyle övmektedir:

Komşularına demiri ve diğer madenleri öğreten onlardır. Şüphe yok ki bize ehil hayvanları vermiş olanlar da yine onlardır. Bugün faydalandığımız bitkilerin birçoğu da belki Orta Asya'dan gelmektedir.52

Rus bilim adamı W. Bardhold da Türklerin demokrat yönlerinden bahsettikten sonra; "Türk beylerinin mevki ve asaletlerine rağmen Moğollar gibi halka hakaretle bakmadıklarını, bilakis devletin kuruluşu ve yükselişinde halka birinci derecede mevki verdiklerini" belirtmiştir. Tüm bunlar, Türklerin medeni karakterini ifade eden yorumlardır.

İslamiyet'in Kabulü ile Gelen Yükseliş

Türkler, tarihte birçok stratejik bölgeyi Türk medeniyeti
sınırlarına dahil etmişlerdir.

İslamiyet'in etkisiyle Türkler daha yüksek bir medeniyet ile yeni bir tarih devresine girdiler. İslamiyet'in kabulü ile birlikte Türk tarihinin ağırlık merkezi Türkistan'dan Yakın Doğu ve özellikle de Türkiye'ye kaydı. Bu arada İslam dünyasını iç buhranlardan ve dış tehlikelerden koruyarak, emin bir duruma getirdiler. Türkler İslam'ın ilim ve sanat faaliyetlerine de katıldılar. Böylece Orta Çağ Müslüman-Arap medeniyet ve kültüründe Türklerden de çok büyük isimler yer aldı.

Bir filozof olan Farabi, Lugatçi Cevheri, Şair Beşşar bunlar arasında sayılabilecek isimlerdendir, ki bundan sonra da Türkler yetiştirdikleri daha pek çok önemli şahsiyeti tarihe yazdırmışlardır. Tarihçi Yılmaz Öztuna şöyle der:

Türklerin İslam'ı kabul edip Müslüman bir kavim olarak tarih sahnesine çıkışları gibi başlangıçta o derece ehemmiyetsiz görünüp de sonradan o kadar büyük tesirler icra etmiş olan bir tezahür (etki yapmış bir olay), dünya tarihinde hemen hemen emsalsizdir.53

İslam'ı özümsemeleriyle birlikte Türklerin İslam'ın bayraktarlığını üstlendiklerini görürüz. Orta Asya'yı, Kafkasya'yı, Anadolu'yu, Rumeli'yi, Doğu Avrupa, Karadeniz'in kuzey sahillerini ve Kuzey Hindistan'ı Türk medeniyeti sınırlarına dahil etmişlerdir.

12. yüzyılın önde gelen isimlerinden Fahreddin Mübarek-şah Türklerin o dönemdeki güç ve etkilerine dair bilgiler verir. Çin'den Rum ülkelerine, kuzeyin buzlu bölgelerinden Hindistan'a kadar uzanan bütün memleketleri 'Türkistan" adı ile adlandırmakta ve yeryüzünde Türkistan'dan daha büyük bir ülkenin bulunmadığını söylemektedir.54 Bundan başka o devrin Rubruck ve Marco Polo gibi Avrupalı gezginleri de "Tuna boylarından Çin sınırlarına kadar uzayan geniş ülkeleri "Büyük Türkia" olarak gösterirken aynı gerçeği ifade ederler ve Anadolu'ya da sadece "Turkia" derler."55 Kastedilen yalnızca coğrafi bir hakimiyet değildir; tarihte çok derin izler bırakmış, kültürel bir hakimiyet söz konusudur.

Bu noktada karşımıza Türk hakan, hükümdar ve idarecilerinin adil ve hoşgörülü tutumları çıkar. Bu vasıfları taşımamış olsalar, belki askeri bir egemenlik mümkün olurdu, ama yönettikleri toplumlara istikrar ve huzur sağlamaları söz konusu olamazdı. Ama Türk devlet adamları için durum böyle olmamış, her zaman tebaları tarafından sevgi ve saygıyla anılmışlardır. Örneğin Ermeni tarihçisi Urfalı Mathiu Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun azamet devrini yansıtan Melikşah'dan şöyle bahseder:

Melikşah'ın saltanatı Allah'ın lütfuna mazhar oldu. Hakimiyeti uzak ülkelere kadar yayıldı ve Ermenilere huzur verdi. Kalbi Hıristiyanlara karşı şefkatle dolu idi. Geçtiği ülkelerin halklarına karşı bir baba gibi davrandı. Birçok şehir ve vilayetler kendi arzuları ile onun idaresine girdi; bütün Rum ve Ermeni beldeleri onun kanunlarını tanıdı.56

Bu dönemde Türk edebiyatında önemli gelişmeler dikkat çeker. Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hacip, Ahmet Yesevi, Ali Şir Nevai gibi önemli şahsiyetler çıkmış ve günümüze dek gelen çok değerli eserler sunmuşlardır. Yunus Emre ve Mevlana gibi tasavvuf alimi büyük isimler de yine Türkler arasından yetişmiştir.

Türklerin medeni yükselişlerinin bir göstergesi de, her türlü ihtiyacın karşılanması için yaptırılan kervansarayların içinde, yolcuların tedavisi için gerekli doktor ve sağlık imkanlarının hazır tutulması, misafirlerin okuması için de kütüphaneler bulundurulmasıdır. Yine bu dönemde (Selçuklular'da), bir tür üniversite niteliğinde olan medreseler yaygındır. O dönem Avrupası'nın içinde bulunduğu sosyal şartların ilkelliği ve toplumsal gerilik de göz önüne alındığında, bunların olağanüstü kurumlar olduğu görülür. Nitekim Batılı bir tarihçi olan Jean Paul Roux o dönemdeki Selçuklu medreselerini şöyle tanımlar:

Bu daha çok İngiliz koleji tipindeki bir öğretim kurumuydu. Kurucusunun adından dolayı 'Nizamiye' adıyla anılan ilk medreseler; Bağdat, Nişapur, İsfahan, Belh, Herat ve Merv'de kuruldu. Oralardan da tüm Yakın Doğu'ya, ardından Mısır'a ve Kuzey Afrika'ya yayıldı. Medresede ders vermiş ilk kişilerden biri olan büyük filozof Gazali gibi seçkin bir usta ya da bilim adamları topluluğu için düşünülmüş olan medreseler, İslam bilimleri ya da… astronomi, tıp, kimya öğretimi yapılan merkezlerdi...57

XV. asır gezginlerinden Tafur'un tespiti ise Troie harabeleriyle ilgilidir: "Türkler eski binaları mukaddes sayıp, hiçbir şeyi tahrip etmiyorlar"58 der. Bizanslıların ve Haçlıların girdikleri şehirlerde yaptıkları tahrip ve yıkımlar hatırlanacak olursa bu ilkelliğe karşın, Türklerin ne derece medeni hareket ettikleri daha iyi anlaşılacaktır.

Türklerin daha o dönemlerde tarihi eserlere önem vermeleri de dikkat çekici bir uygarlık alametidir. Ünlü Fransız yazar ve düşünür Voltaire "Türkler, Müslümanlar ve Ötekiler" adlı eserinde Türklerin bu özelliğine şöyle dikkat çeker:

Polenezya savaşlarında Venedik ordusunun bombaları, Türklerin esirgemiş oldukları birçok tarihi anıtları yıktı. Bunlar arasında Atina'nın meşhur Akropolis'i de hasara uğradı.59

Tüm bunlar, Türk Milleti'nin, Darwin'in hezeyanlarının aksine, üstün bir kültüre, asil bir ahlaka ve şerefli bir tarihe sahip olduğunun ifadeleridir. Türk Milleti'nin bu vasıflarının en açık ifadesi ise, büyük Osmanlı İmparatorluğu olmuştur.

Aşiretten İmparatorluğa Giden Yol

Osmanlı İmparatorluğu, askeri ve sisayis gücünü adalet kavramıyla birleştirerek, gerçek bir dünya imparatorluğu kurmuştu.

1299'da Kayı aşireti tarafından temelleri atılan Osmanlı Devleti çok geçmeden 3 kıtaya hakim olmuş dev bir imparatorluk haline dönüştü. Osmanlı Devleti'nin kuruluş aşamalarındaki sultanlar feraset ve basiret sahibi, kumanda yeteneği ve yönetici kişiliği çok gelişmiş hükümdarlardı. Örneğin Orhan Gazi bunlardan biridir. Bursa'nın fethi sırasında, Rumlara, şehri kolayca teslim etme sebeplerini sorduğu zaman şöyle cevap almıştı:

Sizin devletinizin günden güne yükseldiğini ve bizim devletimizi geçtiğini anladık; babanızın idaresine geçen köylülerin memnun kalıp bir daha bizi anmadıklarını gördük ve biz de bu rahatlığa heves ettik.60

Bir toplumun bir başka kavmin boyunduruğuna severek, isteyerek, heves ederek girmesi tarihte eşine ender rastlanabilecek bir olaydır. Bursalı Rumların bu ifadeleri ise Türklerin diğer milletlere dostane yaklaşımlarının, hoşgörülü ve insancıl yönetimlerinin açık bir göstergesidir.

Sultan I. Murat da çok üstün vasıflara sahip bir hükümdardır. Yaşadığı dönemde Edirne'yi almış, Balkanlarda ilerlemiştir ki, bu Osmanlı tarihinde çok önemli bir adımdır. Çağdaşı Bizans tarihçisi Khalkokondylas, Sultan I. Murat hakkında şöyle der:

Rumeli ve Anadolu'da 37 muharebeyi bizzat idare edip hepsini kazandı. Cesur, soğukkanlı, hesaplı, gençliğinde olduğu gibi ihtiyarlığında da çalışkan, enerjik, sert, disiplinli idi. Hiçbir tedbiri ihmal etmez, iyice planlamadan hiçbir işe girişmezdi. Kendisine itaat ve hizmet eden milletlere ve kişilere, hangi dinden olurlarsa olsunlar, iyi, yumuşak ve cömert davranırdı. Düşmanlık gösterenlere karşı amansızdı. Hiçbir düşmanı elinden kurtulamadı. Verdiği söze sonradan aleyhinde tecelli etse bile sadık kalarak, dost düşman herkesin güvenini kazandı.61

İngiliz Tarihçi Edward Gibbon

Fransız tarihçisi Fernard Grenard ise "Sultan Murat değerinde bir hükümdara çağdaşı olan Avrupa hükümdarları arasında tesadüf edilemez. Yalnız dahi bir asker ve strateji üstadı değil, ince bir diplomattı. Doğuştan hükümdardı. Osmanlı kavmini bir millet haline getirdi. Onlara ideal gösterdi ve verdi. Ölümünde bu milletin istikbalini 5 asır için teminat altına almış bulunuyordu" demektedir.62

İngiliz tarihçisi Gibbon'a göre Sultan Murat "Dünya üzerinde çağdaşı bütün hükümdar ve devlet adamlarından üstündü. Babasının bile tahayyül ettiği sınırları çok aştı. Bütün tarihin en hayret verici gelişmelerinden birini, Osmanlı lehine kazandı. Ortodokslar'a, Katolikler'in Ortodokslar'a yaptığı muameleden kat kat iyi muamelede bulundu."63Gerek İngiliz gerekse Fransız tarihçilerin, padişah I.Murat'ın devlet adamlığı ile ilgili yaptıkları tespitler son derece isabetlidir. Aynı zamanda bunlar önemli bir medeniyet göstergesidir.

Görüldüğü gibi Osmanlı padişahları yabancı tarihçi ve araştırmacıların dahi hayranlık ve takdirlerini kazanmayı başarmış, çok üstün ahlaklı kişilerdir. Elbette bu güzel ahlaklarının, adaletlerinin ve başarılarının temeli ise Kuran ahlakına ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetine olan bağlılıklarından kaynaklanmaktadır.

Tarihin Seyrini Değiştiren Kumandan: Fatih Sultan Mehmet

Osmanlı tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri,
Fatih Sultan Mehmet

İstanbul'un fethi sırasında Fatih Sultan Mehmet ordusu başında

Osmanlı tarihinin en önemli şahsiyetlerinin başında ise elbette Fatih Sultan Mehmet gelir. İstanbul'u olağanüstü bir askeri deha ile fetheden ve böylelikle dünyada bir çağı değiştiren Fatih, daha sonra da Osmanlı Devleti'ni çok büyük bir ustalıkla yönetmiştir. Batılı tarihçilerin gözüyle Fatih Sultan Mehmet'e bakacak olursak, onun eşsiz dehasına ve kumandanlığına tanık oluruz. Babinger, Bizanslı Yorgios Trapezuntios'dan naklen şöyle der:

Sultan Mehmet, günümüzün en büyük hükümdarıdır. Kiros'tan, Büyük İskender'den, Sezar'dan, bir kelimeyle gelmiş geçmiş bütün hükümdarlardan büyüktür.64

İngiliz tarihçi Panzer'e göre "Fatih, birinci sınıf bir lisan mütehassısı, tarihçi, filozof, üstün bir yönetici, harikulade bir süvari ve silahşördür."65 Gustave Schlumberger ise İstanbul'un fethi için şöyle der:

İstanbul'un fethi dünya tarihinin en önemli olaylarından biridir. Avrupa'nın tarihi üzerinde tesiri birinci derecede oldu. Tarihin bütün akışını değiştirdi. Orta Çağ'ı kapatıp Yeni Çağ'ı başlattı.66

Fatih, hükümranlığı boyunca Türk Milleti'nin hoşgörü ve adaletini de sergilemiş, bunu gören yabancı milletler ise onun yönetimi altına girmekte mahzur görmemişlerdir. İstanbul'un fethi sırasında Bizans başbakanı Büyük Düka Notaras "Bizans'ta Latin şapkası görmektense, Türk sarığı görmeyi tercih ederim" tarihi cümlesini söyleyerek bu gerçeği ifade etmiştir.67

Osmanlı'nın Adaleti ve Hoşgörüsü

Osmanlı İmparatorluğu'nun çok önemli bir özelliği tebası arasında kavim, din ve mezhep ayrımı yapmadan tam bir uyum sağlamış ve toplumun çeşitli kesimleri arasında sosyal adaleti temin edebilmiş olmasıdır. İsviçreli ilahiyatçı Prof. Karl Barth bu konuda şunları söylemiştir:

Hıristiyan Avrupa'nın bizzat Hıristiyan kanı döktüğü ve inançları değişik olanlara vahşice zulümler yapmaktan zevk duyduğu bir devirde Osmanlı İmparatorluğu engizisyonun bulunmadığı, yakmaların ve sihirbazlık ithamlarının mevcut olmadığı yegane memleket oldu. Hıristiyanlar tarafından her yerden kovulan, sürgün ve takip edilen Yahudilerin sığınabildiği tek memleket de barbar (!) Türkiye olmuştur.68

Charles Darwin isimli amatör biyologun Türklere yaptığı çirkin ithamlarla, Türklerin tarihleri ve üstün ahlakları arasındaki tezatı Prof. Barth bu sözleriyle çok iyi ifade etmiştir. Osmanlı'nın tebasına karşı olan adaleti konusunda A. Miquel ise şöyle demektedir:

Hıristiyan halklar Bizans ve Latin devletleri zamanında bulamadıkları çok iyi bir idare karşısında bulunmaktaydılar. Asla sistemli bir zulüm görmemekteydiler. Tam aksine imparatorluk, İstanbul başta olmak üzere, işkence gören İspanyol Yahudilerine bir sığınak olmuştu.69

Türklerin iki bin yıllık bir tarih boyunca birçok yabancı ırk, millet, din ve mezhep mensuplarını birarada ve büyük bir uzlaşma içinde idare etmeleri takdire değer bir konudur. Türkler şayet diğer etnik unsurlara karşı geniş bir hoşgörü, yüksek bir insanlık idealine sahip olmasalardı, elbette ki böyle köklü imparatorluklar kuramaz ve bu insanları asırlar boyu birarada tutamazlardı. Ancak görmekteyiz ki, Türklerin sahip oldukları vasıflar, özellikle de Kuran ahlakının onlara kazandırdığı yüksek idealler ve hasletler, son derece ileri bir kültür ve medeniyet geliştirmelerini sağlamıştır.

Fatih'ten Sonra Devam Eden Yükseliş

Türklerin İstanbul'un fethiyle zirveye çıkan başarıları Fatih'ten sonra gelen padişahlar tarafından da devam ettirilmiştir. Osmanlı orduları iki kez Viyana kapılarına dayanmış, Sırbistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Eflak, Boğdan başta olmak üzere Balkanlar baştan sona fethedilmiş, Macaristan Osmanlı himayesine geçmiş, Osmanlı denizlere açılmış, Karadeniz Türk gölü haline getirilmiş, Mora yarımadası, Rodos, Girit, Sakız gibi birçok Ege adası alınmış, Kafkasya ele geçirilmiş, Bağdat, Tebriz, Yemen, Suriye, Irak, Lübnan, Mısır, Filistin, Kudüs, Fas, Tunus, Cezayir, Doğu Anadolu, Baharat Yolu, Lehistan gibi daha pek çok yer Osmanlı topraklarına katılmıştır.

Osmanlı Ordusu Balkanlardaki bir sefer sırasında

Türklerin medeni karakterlerinin çok fazla ifadesi olmakla birlikte, fethettikleri yerlere götürdükleri yenilikler de bunun en güzel kanıtlarından biri olarak sayılabilir. Örneğin Türklerin Cezayir'i fetihleriyle ilgili olarak, Cezayir 1962'de özgürlüğüne kavuştuğunda, milli hareketin liderlerinden Albay Muhandu'l-Hacc şu açıklamayı yapmıştır:

Herşeyi hatta bir millet oluşumuzu Türklere borçluyuz. Osmanlılar geldiği zaman bizler korsandık. Yüzlerce kabileden müteşekkildik. Osmanlılar başımıza bir paşa getirdiler. Dağınık aşiretleri biraraya topladılar. Onları bir kavim haline koydular. Bu kavim 300 yıl merkezi Türk idaresi altında kaldı. Birliğin kudretini öğrendi. Türklerin yardımıyla millet haline geldik.70

Cezayirli albayın Türkler hakkında söyledikleri, Türk düşmanlarının attıkları iftiralara da bir yanıt niteliğindedir. Türklerin, gittikleri yerlere yıkım değil, tam tersine düzen götürdüklerinin ifadesidir.

Bir Fas gazetesi olan El Alem'de yayınlanan "Osmanlı İmparatorluğu'nun Çöküşünden Sorumlu İngiltere'dir" başlıklı makale de yukarıdaki savı desteklemektedir:

Osmanlılar İslam dünyasının savunulması için dört yüz yıl savaş verdiler. Türk egemenliği, ne Arap topraklarının işgali demektir ne de ele geçirilmesi... Sadece Müslüman bir devletten başka bir Müslüman devlete iktidarın devredilmesi söz konusu olmuştur. Bunun içindir ki Mısır halkı Haçlılar'a, Moğollar'a, Fransızlar'a ve İngilizlere karşı koyduğu gibi Türklere karşı koymamıştır. Mısırlılar, Türk egemenliğine bağlı kalmışlar ve devletin kendi içinde kendilerine düşen görevi almışlardır. Peki neden bu Osmanlı düşmanlığı?71

Samimi sarfedilmiş tüm bu sözler Türk Milleti'nin İslam dünyasındaki önemini vurgulamak için yeterlidir. Aynı zamanda Türklerin hakimiyetleri altına aldıkları bölgelerdeki toplumlar tarafından nasıl benimsendiğini göstermesi bakımından da önemlidir. Romanya'nın eski adliye bakanlarından Monsieur Dissescu da söyledikleriyle bunları doğrulamaktadır:

Kim ne derse desin biz Romenler bugünkü mevcudiyetimizi Türklerin ulvicenaplığına borçluyuz. İdareleri altına aldıkları milletlere karşı hakiki bir şevkat, mürüvvet ve müsahamakarlık ile muamele etmemiş olsaydılar, onların yerine biz herhangi bir komşu milletin tahakkümü altına girmiş bulunsaydık, şu anda bir tek Romen kalmazdı... 72

Avrupalı tarihçi Richard Peters ise "Türkler asırlar boyunca birçok milletlere hakim oldular fakat onları asimile etmeye asla gayret etmediler. Onlara hürriyet verdiler ve din ve kültürlerinin yaşanmasına müsaade ettiler"73 diyerek Türk Milleti hakkında öne sürülen hezeyanlara en güzel şekilde cevap vermiştir.

Yine zamanımızın tanınmış Macar tarihçilerinden Kaldy-Nagy "The Cash Book of the Ottoman Treasury in Buda in the Years 1558-1560" adlı makalesinde yine Türk kültür ve medeniyetine dikkat çeker:

1558-60 tarihleri arasında Osmanlı Devleti'nin Macaristan'dan topladığı 6 milyon küsür akçe vergiye mukabil, buraya 23 milyonun üzerinde masraf yaptığını böylece İstanbul'dan -sömürüldüğü önceleri bir kısım Batılı tarihçiler tarafından savunulan- Macaristan'a 17 milyon akçe mali yardım yapıldığını ortaya koymaktadır. Bundan başka Türkler Balkanlarda pek çok maddi eser bırakmışlardır. Mora'da muhtelif şehirlerde yüzlerce eser bırakmış olmalarını, yalnız Rusçuk'ta 33 cami, mescit ve tekke bırakmış olmalarını bu açıdan izah etmek mümkündür.74

Bunlar da açıkça göstermektedir ki Osmanlılar fethettikleri ülkeleri, 19. yüzyılın sömürgeci devletleri gibi asla sömürmemişler, bu ülkelerin halklarının haklarına saygı göstermişlerdir. Bunun nedeni padişahlarının devlet anlayışları ve tebalarına bakış açılarıdır. Çünkü Osmanlı padişahları fethettikleri yerlerde yaşayan halkın kendilerine Yüce Allah'ın bir emaneti olduğunu düşünmüşlerdir. Onları himaye etmek ve hiç kimsenin onlara zulüm yapmamasını sağlamak ise padişahın görevleri arasında sayılmıştır. Hatta öyle ki, Fatih İstanbul'u fethettiği zaman patrikhaneye çok geniş imkanlar tanımış, böylece patrikhane ilk defa Türkler zamanında bir muhtariyete kavuşmuştur.75

Yabancı Gözüyle Türk İnsanı

İsveç kralı XII. Charles'ın (Demirbaş Şarl)

Tarihte pek çok hükümdar, devlet adamı, siyasetçi, asker ya da tarihçi, Türk Milleti'nin vasıflarını tarif eden ve onların üstün ahlaki özelliklerini açıklayan yorumlarda bulunmuşlardır. Bunların bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:

İsveç kralı XII. Charles'ın (Demirbaş Şarl) Türkiye'ye sığınmak zorunda kaldığındaki izlenimleri:

Şefkatin, cömertliğin, asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar şefkatli, bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak, bilsen ne kadar tatlı!... 76

18. yy'da Osmanlı topraklarında yaşayan Comte de Bonneval (Humbaracı Ahmet Paşa):

Çünkü Türkleri seviyorum. Onlar (sanki) cennetten bir köşe olan bu eşsiz memlekete yakışan eşsiz insanlar. Yaratılışlarında gökyüzüne mahsus bir yücelik, gönül alışlarında ise bir tevazu var. Bu büyük ruhlu milletin arasında vatanımı unutmaktan korkuyorum. Vatan aziz ve pek aziz. Lakin Türk de aziz ve çok aziz.77

M. Baudier ("Historie de la religion des Turcs" adlı eserinde):

Türkler, merhamet, şefkat ve insanlara yardımda bütün milletlere ve hatta Hıristiyanlara da üstündürler.78

XV. yüzyıl gezginlerinden Tafur:

Türkler konuşmalarında dost ve neşeli, yemek ve harcamalarında çok asil ve hayırseverdirler.79

General Charles Royan:

Türkler arasında geçirdiğim iki yıldan fazla zaman içinde edindiğim tecrübelerime dayanarak hemen belirtmeliyim ki, daha uygar olmakla şöhret yapmış milletlerin, Türklerin ahlâk ve karakterleri konusunda sahip bulundukları bilgiler ve kanaat tamamiyle hatalı ve aldatıcıdır...80

Fransız şairi Lamartine:

Türkler bir ırk ve bir millet olmak haysiyetiyle yeryüzünün en şerefli insanlarıdır. Karakterleri pek asil ve yücedir... Asaletleri alınlarında ve amellerinde yazılıdır... Bütün hareketleri asilanedir ve vecd ile yaşayan duygulu bir millettir. Onların yurdu efendiler diyarıdır, kahramanlar, şehitler ülkesidir. Bence insaniyete şeref veren böyle bir milletin düşmanı olmak insanlığın düşmanı olmaktan farksızdır. Böyle bir lekeden Allah beni korusun.81

General Çarneyev:

Türklerin düzinelerle milleti idare edebilmelerindeki muvaffakiyetin sırrını da anlıyorum. Onlar milletleri bir kez yeniyorlar. Fakat kazandıkları zaferi ruhlarda ve nesillerde yaşatmayı biliyorlar.82

Türk dostu Fransız yazar Pierre Loti:

Türk asillerin asilidir. Yapma olmayan, gösterişi bulunmayan bu pek yüksek asalet ona tabiatın hediyesidir.83

Comte de Marsigli:

Osmanlı Türklerinin milli seciyesini teşkil eden vakarın, ağırbaşlılığın tasviri kolay değildir.84

18. yüzyılda İsveç'in İstanbul Büyükelçisi olan ve Osmanlı müesseseleri ile teşkilâtı hakkında yazdığı yedi ciltlik eseri ile tanınan Mouradgea d'Ohsson:

Osmanlı Türkleri, diğer faziletleri kadar dürüstlük ve doğruluk gibi Kuran'ın en kuvvetli hükümlerine dayanan meziyetleri itibariyle de şâyanı takdirdirler. İçtimai nizâmın Osmanlılar arasında kurduğu münasebetlerin hepsine temiz yüreklilikle, iyi niyetin hâkim olduğu anlaşılmaktadır.85

12. yüzyılda yaşamış olan Antakya Patriği Süryâni Mikâil de Vakâyinâmesinde, eski Türk fazilet ve ahlâkı ile ilgili olarak şunları yazar:

Türklerin meziyetleri vardır. Sahtekârlık, yalan bilmezler ve doğruluktan ayrılmazlar.86

Osmanlı İmparatorluğu'nun liyakat, ahlak, maddi-manevi disiplin ve çalışma üzerine kurulu olduğunu belirten bir başka Avrupalı yorum ise şöyledir:

Türkiye'de şahsi meziyet ve kabiliyetten başka hiçbir şeye kıymet verilmez. Bunun yegane istisnası Osmanlı hanedanıdır. Nesep ve ırsiyet bir şey ifade etmez... Herkes liyakat, bilgi, ahlak ve seciyesine göre bir mevkiye tayin edilir. Ahlaksız, bilgisiz ve tembeller hiçbir zaman yüksek mevkilere çıkamazlar. Osmanlılar'ın muvaffakiyeti ve bütün dünyaya hakim bir ırk olmalarının hikmeti budur; Türklerin en büyük düşmanı budur.87

Bu ifadeler de Türklerin insani ve ahlaki yönlerinin ne derece gelişmiş olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Yüksek kültür ve medeniyetlerinin daha pek çok örneği vardır. Şehirlerindeki düzen, güvenlik ve huzur bunun bir örneğidir.

Tarihte Türk düşmanı olarak tanınan Fransız Guer bile, imparatorluk devri Türkiyesi'ndeki emniyet ve asayiş ile ilgili olarak şu yorumu yapmıştır:

İstanbul'da ve Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün şehirlerinde görülen emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkân vermeyecek şekilde ortaya koymaktadır ki, Türkler görülmemiş bir şekilde ve son derece medenidirler ve uzun süre itham edildikleri, suçlandıkları, barbarlıkla hiçbir alâkaları yoktur.88

17. yüzyılda Thevenot da aynı noktaya işaret etmiştir:

Bir milyonluk büyük İstanbul şehrinde dört yılda dört katil vakası görülmemiştir. Ticari emtia ile dolu olan muazzam kervansaraylar bir tek adam tarafından korunuyor... Türkler çok dindar, insaniyet sever ve şefkatlidirler. Aralarında içki, kumar ve kavga yoktur.89

Bu iki örnek de yine Türklerin medeni ahlaklarının toplum yaşantılarına olan yansımasıdır ve yabancıların hemen dikkatlerini çekmesi açısından önemlidir.

Osmanlı tarihi yazarı Avusturyalı Baron von Hammer eserinin 19 ciltlik Fransızca tercümesinin 1835'de çıkan önsözüne şöyle girer: "Osmanlı İmparatorluğu geniş bir imparatorluktur. Ve tarih bakımından sonsuz önem arz eder… Bir devdir ki, güçlü kolları, aynı zamanda üç kıtayı kavrar. Bütün imparatorluklar gibi bir gün düşerse Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarında bırakacağı enkaz bu üç kıtayı kaplayacaktır… Osmanlı İmparatorluğu bugün (1835) bile gücünün doruğunda iken haiz olduğu genişlikten daha geniş ülkeleri elinde tutmaktadır."90

Fransız düşünürlerinden Rene Herpin şöyle yazar:

Türkiye bugün (1629) dünyanın geri kalan bütün devletlerinin toplam gücü üzerinde bir kudrete haizdir.91

Birleşik Amerika'nın Osmanlı Devleti nezdinde son büyükelçisi olan Fransız müsteşriki (doğubilimcisi) Sauvagat:

İslam tarihi Osmanlılar derecesinde güçlü ve istikrarlı bir siyasi yapıya şahit olmamıştır... Bilhassa 16. ve 17. asırlar boyunca Avrupa'nın en büyük, en geniş, en istikrarlı ve en muazzam mali kaynaklara sahip devleti, Osmanlı idi. İdare cihazı Osmanlı halkının yararlarına göre düzenlenmiş muntazam bir teşkilattı. Donanması bütün Akdeniz'e egemendi. Türklerin en büyük erdemlerinden biri olan disiplin, imparatorluğun her yerinde hükümrandı. İstanbul dünyanın en büyük medeniyet merkezi olarak, her ziyaret eden Avrupalı gezginin gözlerini kamaştırıyordu.92

Franz Babinger

Alman müsteşriki Babinger:

Osmanlı İmparatorluğu gerçek bir cihan devleti (Weltreiches) idi.93

İngiliz tarihçisi Downey:

Osmanlı Devleti cihan tarihinin en şaşırtıcı, en harikulade tezahürlerinden biridir. Bütün Akdeniz uygarlığını bir imparatorlukta toplamaya teşebbüs etmiştir.94

İngiliz tarih filozofu Toynbee:

Bütün tarih boyunca Orta Doğu'yu egemenliğinde birleştiren tek devlet Osmanlı İmparatorluğu'dur. (Balkanlar ve Arap ülkeleri). Bunu ne Pers ne Roma, ne Arap imparatorlukları başaramamışlardır.95

Arnold Toynbee

Toynbee ayrıca Osmanlı Devleti'nin, Arapça konuşan bütün kavimleri aynı devletin çatısı altında topladığına da dikkat çeker. Osmanlı'nın yerine geçen sömürgeci Avrupa devletlerinin hiçbirinin, ne İngiltere, ne Fransa, ne İtalya, ne de Rusya'nın bu ülkeleri Osmanlı derecesinde iyi yönetemediklerini, çok kısa zamanda da yerlerini Balkan ve Arap devletlerine bıraktıklarını, halbuki bu ülkeleri, Osmanlı'dan daha iyi yönetecekleri iddiasıyla Osmanlı'nın elinden aldıklarını anlatır. Orta Doğu'ya tarih boyunca ve günümüze kadar en iyi yönetimin Osmanlı tarafından getirildiğini, Osmanlı'nın hakkıyla Roma İmparatorluğu'nun varisi bulunduğunu da sözlerine ekler.96

Sonuç olarak, Osmanlı İmparatorluğu'nun, bu imparatorluğu asırlar boyu üstün başarılarla yöneten Türk sultanlarının ve Türk insanının saygınlığı ortadadır. Arşivler yabancı gözlemcilerin bu yöndeki ifadeleriyle doludur. Burada verilenler ise elbette sınırlı birkaç örnekten ibarettir.

Tüm bunlar göz önüne alındığında, Türklerin insanlık tarihi boyunca diğer milletlere kıyasla gerek devletleriyle, gerekse fertleriyle son derece medeni ve ileri bir yaşam sürdükleri anlaşılır. Bu bölümde yer verilen tarihi gerçeklerden, yabancı tarihçi ve gözlemcilerin fikirlerinden de anlaşıldığı gibi Türklerin, haklarındaki çirkin ithamlarla hiçbir ilgileri yoktur. Tüm tarihi deliller ve şahitler Türklerin müstesna özelliklere sahip, ilim-irfan sahibi, medeni ve güzel ahlaklı insanlar olduklarını ortaya koymaktadır.

Sonuç

Bu bölümün başında, "insanlar arasında bir ırk ayrımı yapılamaz, milletleri değerli kılan etken ise onların tarihleri ve bu tarih içinde sergiledikleri ahlak özellikleridir" demiştik. Bölüm boyunca incelediğimiz bilgiler ise, bu kıstaslar karşısında Türk Milleti'nin çok üstün ve şerefli bir millet olduğunu göstermektedir. Türkler, tarihe yön vermiş, büyük medeniyetler kurmuş ve üstün ahlak özellikler sergilemiş köklü ve onurlu bir millettir.

Türk düşmanlarının bunu bilmediklerini düşünemeyiz. Onlar da elbette düşman oldukları milletin vasıflarının bilincindedirler. Ama düşmanlıkları, onları Türk Milleti'ni kötülemeye itmiştir. "Barbarlık", "ilkellik", "vahşilik" gibi birtakım kavramları, bu kavramlarla aslında hiçbir şekilde ilişkilendirilemeyecek olan asil Türk Milleti'ne atfetmişler, bu şekilde Türklere duydukları nefrete kendilerince bir dayanak bulmaya çalışmışlardır.

Charles Darwin de aynı konumdadır. Darwin'in, Türklerin gerçek tarihini hiç bilmediği düşünülemez. Ancak amacı gerçeklere dayalı bir yorum yapmak değil, İngiliz emperyalizminin çıkarlarını korumak olduğu için, Türkleri kasıtlı olarak kötülemiştir. Britanya İmparatorluğu'nun Osmanlı'yı parçalayıp Türk Milleti'ni köleleştirme planına "bilimsel" destek sağlayabilmek için, "Türkler yakında yok olacak aşağı bir ırktır" gibi hezeyanlar sergilemekten ve bunu bilim adına söylediğini iddia etmek gibi bir yalanı ortaya atmaktan çekinmemiştir.

Dolayısıyla Darwin, iki bin yıllık Türk tarihinin gerçeklerinin tümüne yüz çeviren, Türkleri en olmadık bir sıfatla karalamaya çalışan ve ortaya attığı yalanla Türk Milleti'nin yok olmasını ümit eden büyük bir Türk düşmanıdır. Diğer tüm Türk düşmanlarına sözde bilimsel bir temel sağladığı için de, belki "Türklüğün en büyük düşmanı" sayılabilir.

Bu durumda milletini ve vatanını seven her Türk'ün de Darwin'i düşman olarak kabul etmesi gerekmektedir.

DİPNOTLAR

48. Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi-1, Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Yayın. 2068, 1998

49. Emin Oktay, Lise 2 Tarih Kitabı, İstanbul: Atlas Kitabevi, 1990, s. 45

50. Jean Paul Roux, Türklerin Tarihi, Milliyet Yayınları, 5.b., 1997, s. 40

51. Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi-1, "Siyasi Tarih", Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları/2068, 1998, s. 18

52. Enver Ziya Karal, Birinci Meşrutiyet ve İstibdat Devirleri 1876-1907, VIII. Cilt, Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, s. 553

53. Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi-1, "Siyasi Tarih", Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları/2068, 1998, s. 41

54. Osman Turan, Türk Dünya Nizamının Milli, İslami ve İnsani Esasları, İstanbul: Turan Neşriyat ve Matbaacılık, 1969, Cilt 1, s. 182

55. Osman Turan, Türk Dünya Nizamının Milli, İslami ve İnsani Esasları, Cilt 1, s. 182

56. Osman Turan, Türk Dünya Nizamının Milli, İslami ve İnsani Esasları, Cilt 2, s. 138

57. Jean Paul Roux, Türklerin Tarihi, Milliyet Yayınları, 5.b., 1997, s.151

58. Osman Turan, Türk Dünya Nizamının Milli, İslami ve İnsani Esasları, İstanbul: Turan Neşriyat ve Matbaacılık, 1969, Cilt 2, s. 7

59. Aydın Taneri, "Türk Askerliği ve Medeniyeti Hakkında Yabancıların Görüşleri", Milli Kültür Dergisi, Aralık 1981, s.15 (Voltaire, Türkler, Müslümanlar ve Ötekiler, ss. 39-41)

60. Osman Turan, Türk Dünya Nizamının Milli, İslami ve İnsani Esasları, İstanbul: Turan Neşriyat ve Matbaacılık, 1969, Cilt 2, s. 187

61. Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi-1, "Siyasi Tarih", Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları/2068, 1998, Cilt 1, s. 77 (Khalkokondylas, Paris tab'ı, s. 29)

62. Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi-1, s. 77 (Fransız tarihçisi Fernard Grenard, Paris 1938, s. 52)

63. Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi-1, Cilt 1, s. 77 (Oxford 1916, s. 52)

64. Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi-1, ss. 105, 106, 107

65. N. M. Panzer, The Harem, Londra: 1936, s. 237

66. Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi-1, "Siyasi Tarih", Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları/2068, 1998, s. 98

67. Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi-1, s. 106

68. Türkler İçin Ne Diyorlar?, Derleyen: Mutlu Altay, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Diyanet Vakfı İstanbul Araştırma Merkezi Kütüphanesi, s. 23

69. Feridun Emecen, Kemal Beydilli, Mehmet İpşirli, Mehmet Akif Aydın, İlber Ortaylı, Abdülkadir Özcan, Bahaeddin Yediyıldız, Mübahat Kütükoğlu, Osmanlı Devleti Medeniyeti Tarihi, İstanbul: 1994, İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi, s. 467

70. Hürriyet Gazetesi, 3 Ağustos 1962

71. Süleyman Kocabaş, Hindistan Yolu ve Petrol Uğruna Yapılanlar Türkiye ve İngiltere, İstanbul: Vatan Yayınları, Ağustos 1985, s. 165

72. Süleyman Kocabaş, Avrupa Türkiyesi'nin Kaybı ve Balkanlarda Panislavizm, İstanbul: Ağustos, 1986, s. 32

73. Toktamış Ateş, Osmanlı Toplumunun Siyasal Yapısı (Kuruluş Dönemi), Say Kitap Pazarlama, s. 116 (Richard Peters, "Geshichte der Türken", s. 8)

74. Prof.Dr.Nejat Göyünç, Osmanlı İmparatorluğu Hakkında Bazı Düşünceler, Diyanet Vakfı, 1973, s. 29 (Acta Orientalia Hungarica, XV, 173-82) (Bulgaristan Türkleri'ne ve Rusçuk'taki Türk Eserlerine dair 1897 tarihli rapor, Eşref Eşrefoğlu, Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, Sayı 1, ss. 19-36)

75. Osman Turan, Türk Dünya Nizamının Milli, İslami ve İnsani Esasları, Turan Neşriyat ve Matbaacılık, İstanbul 1969, Cilt 2, s. 190

76. Türkler İçin Ne Diyorlar?, Derleyen: Mutlu Altay, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Diyanet Vakfı İstanbul Araştırma Merkezi Kütüphanesi, s. 11

77. Türkler İçin Ne Diyorlar?, Derleyen: Mutlu Altay, s. 12

78. Osman Turan, Türk Dünya Nizamının Milli, İslami ve İnsani Esasları, Turan Neşriyat ve Matbaacılık, İstanbul 1969, Cilt 2, s. 122

79. Osman Turan, Türk Dünya Nizamının Milli, İslami ve İnsani Esasları, Cilt 2, s. 6

80. Emekli Korgeneral Hüseyin Işık, Yabancı Gözüyle Türkler ve Türk Ordusu, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara: Genelkurmay Basımevi, 1995, s. 281

81. Türkler İçin Ne Diyorlar?, Derleyen: Mutlu Altay, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Diyanet Vakfı İstanbul Araştırma Merkezi Kütüphanesi, ss. 18-19

82. Türkler İçin Ne Diyorlar?, Derleyen: Mutlu Altay, s. 20

83. Türkler İçin Ne Diyorlar?, Derleyen: Mutlu Altay, s. 21

84. Comte de Marsigli, L'état militaire de l'Empire Ottoman, ses progres et sa décadece. La Haye, 1732, 1. C., s. 402.

85. Mouradgea d'Ohsson, Tableau général de l'Empire Ottoman, Paris, 1791, 4. C., s.311

86. Michel le Syrien, Chronique Universelle, Fransızca'ya tercüme eden: J.B.Chabot. Paris, 1905, 3.C., s. 152. (Süryâni Mikâil Vakâyinâmesi'nin tam olmayan Türkçe tercümesi için, Türklük dergisinin Mayıs – Haziran, Ağustos – Eylül ve Aralık 1939 ile Ocak 1940 tarihli sayılarına bakılmalıdır.)

87. Osman Turan, Türk Dünya Nizamının Milli, İslami ve İnsani Esasları, Turan Neşriyat ve Matbaacılık, İstanbul 1969, Cilt 2, s. 125

88. Guer, Moeurs et usages des Turcs, Paris, 1747, 2. C, s. 1

89. Prof.Dr.Osman Turan, Türk Dünya Nizamının Milli, İslami ve İnsani Esasları, İstanbul: Turan Neşriyat ve Matbaacılık, 1969, Cilt 2, s. 126

90. Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi-1, "Siyasi Tarih", T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları/2068, Ankara 1998, s. 14 (Historie de I'Empire Ottoman, 1, Paris 1835, ss. 1-2)

91. Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi-1, s. 14 (Apologie, Cenevre, 1629, s. 6)

92. Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi-1, s. 14 (Introductıon a I'Historie de I'Orient Musulman, Paris 1943, s. 164)

93. Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi-1, s.14 (Mehmed der Eroberer, Münih 1953, s. 469)

94. Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi-1, s.14 (Soliman, New York 1929, s. 33)

95. The Ottoman State and Its Place in World History, Leiden 1974, s. 15

96. Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi-1, "Siyasi Tarih", T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları/2068, Ankara 1998, ss. 14-15

EVRİM TEORİSİ

Charles Darwin'in evrim teorisi, bugün dünyanın dört bir yanında yoğun bir propaganda ile savunulmaktadır. Okullarda, bilimsel kaynaklarda ve medyada, teori ispatlanmış bir gerçek gibi sunulmakta, pek çok insan da bu nedenle hiç sorgulamadan evrim teorisini doğru kabul etmektedir.

Oysa her geçen gün gelişen, paleontoloji, genetik ve biyokimya gibi bilim dalları, gerçekte evrim teorisini yalanlamaktadır. Evrimi ispatlamak için 150 yılı aşkın bir süredir aralıksız sürdürülen çalışmalar, teoriyi geçersiz kılmaktan başka bir sonuca varamamıştır.

MATERYALİZME SÖZDE BİLİMSEL KILIF

Bu gerçeğe rağmen, evrim teorisinin bu denli yaygın bir biçimde savunulması ve insanlara empoze edilmesinin tek nedeni ise, teorinin materyalist felsefe ile olan ilişkisidir.

Sadece maddenin varlığını kabul eden materyalist felsefe, yegane sözde bilimsel dayanağını evrim teorisinde bulmaktadır. Bu teoriyi benimsetmek için global düzeyde uygulanan propagandanın ardındaki asıl neden de budur.

SİTE HAKKINDA

Bu site, evrim teorisinin bilimsel çöküşünü ayrıntılı, ancak kolay anlaşılır bir şekilde ortaya koymaktadır. Dahası teoriyi savunan bazı "bilim adamları"nın sahip oldukları önyargıları ve hiç çekinmeden başvurdukları çarpıtmaları gözler önüne sermektedir.

Bu dünya üzerindeki canlılığın ve insan neslinin gerçekten nasıl var olduğunu öğrenmek isteyenler, bu siteyi mutlaka okumalıdır.